Bir toplum, değerlerini kaybettiğinde bunu hemen fark etmez.
Ne bir siren çalar ne de bir duvar, aniden yıkılır.
Çöküş sessizdir, kalplerde başlar.
Önce selamlar azalır, sonra güven eksilir, en sonunda insan insana yabancılaşır.
İşte o an, değer kültürünü unutmuş bir toplum doğar.
Eskiden ayıp sayılan davranışlar zamanla normalleşir.
Haksızlık karşısında susmak, bencilliği “akıllılık” sanmak, vicdansızlığı güçle karıştırmak sıradanlaşır. İnsanlar başkalarının acısına bakmamayı öğrenir. Çünkü bakmak sorumluluk getirir.
Görmezden gelmek ise daha kolaydır. Böylece merhamet, toplumun yükü haline gelir.
Bu tür toplumlarda insanlar kalabalıklar içinde yalnızdır.
Aynı sokakta yaşar ama birbirinin derdini bilmezler. Aynı sofraya oturur ama birbirini dinlemezler. Herkes konuşur, kimse anlamaz. Çünkü değerler yalnızca sözle değil, kalple yaşatılır. Kalpler ise giderek susmaktadır.
Gençler bu sessizliğin ortasında büyür. Doğru olmanın değil, güçlü görünmenin kazandırdığına tanık olurlar. Emek veren değil, kurnaz olan alkışlanır.
Böyle bir dünyada umut kırılır, hayaller küçülür. Genç bir yüreğin “adil olmanın ne faydası var?” diye sorması, bir toplum için en ağır kayıptır.
Değerlerini unutan toplumlar geçmişini de unutur. Çünkü geçmiş, fedakârlık, sabır ve inançla yoğrulmuştur. Oysa bugünün hız çağında her şey çabuk tüketilir. İlişkiler, sözler, hatta insanlar…
Kalıcı olan hiçbir şeye tahammül kalmaz. Derinlik yerini yüzeyselliğe bırakır.
Ama yine de umut vardır. Çünkü değerler tamamen kaybolmaz; sadece hatırlanmayı bekler.
Bir çocuğa adaletli davranıldığında, bir haksızlığa ses çıkarıldığında, bir insana karşılıksız yardım edildiğinde yeniden filizlenir. Küçük bir iyilik, büyük bir karanlığı aydınlatabilir.
Unutmamak gerekir.
Toplumlar binalarla değil, insanlarla ayakta durur. İnsanlar ise değerleriyle insandır.
Değerlerini hatırlayan toplumlar yeniden ayağa kalkar. Unutanlar ise kalabalıklar içinde yavaş yavaş kaybolur.
Gelecek için sağlam eğitilmiş, kültürünü kaybetmemiş, Adalet çarkının doğrusal ekseninden kopmayan bir nesil yetiştirmek ve onları gelecekte yitip gitmemek adına ölçüyü aşmadan, terazi dengesinde tutularak dengeli ve memleketimizin kültürüne uygun nesiller yetiştirmek elbette bizlerin elinde.
Kabadayılık, sokak kültürü, eğitimsiz, kendini geliştirememiş bireyler ve en kötüsü bunları umursamayan insanlar maalesef toplumu ve toplumun insanlarını tehlikeye sürüklemekten başka hiçbir şey kazandıramaz.
Liyakatsizlik, ilgisizlik ve belki de bana dokunmayan yılan bin yaşasın düşüncesi, belki içimize zerk edilmiş bir zehirden daha tehlikelidir.
Geçmişini bilmeyen insanlar geleceğini tayin edemez. Geçmişimizi en iyi şekilde gelecek nesillerimize anlatmak ve gelecekteki tehlikelerin savaşlar değil, kültürümüzü kaybetmek, Ahlaksızlık, saygı ve sevginin kaybedilmesi, inançlarımızı ve buna benzer çok değerlerimizi unutmak olduğunu an
latmak bizlerin vazifesi olmalı.




